Seyyid Ahmet Arvasi’ye Dair…


Ülkücü, ideali arayan, bulduğu ideale kendini adayan, onu yaşayan ve âdetâ idealinin “gören gözü, işiten kulağı, tutan eli ve yürüyen ayağı” olan insandır. Ülkücülük ise; sosyal hayatta edinilen rollerin, etnik, millî ve dinî mensubiyet şuurlarının, insanî hassasiyetlerin, siyasî tavır ve görüşlerin yahut tek tek ideolojilerin hepsiyle irtibatlı fakat hiçbirisine indirgenemeyecek çapta geniş bir kavramı/arayışı ifade eder. Bu anlamda ülkücülük bir “hayat biçimi”dir, hatta belki de “hayat”ın ta kendisidir.

Seyyid Ahmed Arvasî, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Türk milliyetçiliği, millî değerler ve hassasiyetler etrafında kenetlenerek mücadele veren yiğit ve fedâkâr gençlerimizin “ülkücü gençlik” hâlinde yekvücut olup şehâdete gözünü kırpmadan koşacak derecede “idealize” olmalarında büyük emeği geçmiş, gerçek bir eğitimci ve eşine az rastlanır derinlikte bir fikir adamıdır. Kısa bir ifadeyle Seyyid Ahmed Arvasî, Türk gençliğine “hayat” veren adamdır.

 

 

Gerçek bir “hayat”ın değil böyle kısa ölçekli bir yazıya, ciltler dolusu eserlere dahî sığması mümkün değildir. Bu yüzden okuyacağınız yazı, “gençliğimize hayat veren adam”ın ideale adanmış hayatını ve engin fikirlerini yalnızca ana hatlarıyla anlatmaya çalışacaktır. Liyakati, çapı ve derinliği olmayan nice sözde aydın bugün göklere çıkarılmakta, nicesi de gazetelerde ve televizyonlarda hâlâ boy göstermektedir. Bunu düşündüğümüzde temennimiz, Seyyid Ahmed Arvasî’nin hak ettiği şekilde anlaşılması, okuduğunuz yazının da buna küçük de olsa bir katkıda bulunmasıdır.

Arvasi Hoca, Ülkücü camiaya teorik manada kazanımlar sağlamış ve devrin önemli mütefekkirlerindendir. Bu bağlamda onun belli başlı görüşleri önem arz etmektedir.

Milliyetçilik:

“Milliyetçilik, bir milletin kendi düşmanlarına karşı sürdürdüğü sosyal, kültürel, ekonomik ve politik bağımsızlık savaşı, kendini dış ve iç sömürüye koruma şuur ve çabasıdır. Yani milletlerin var olmak ve yaşama savaşıdır. Meşru bir hak ve şuurdur.”

“Milliyetçilik, hiçbir zümrenin inhisarında (tekelinde) değildir. O, millî tarihin, millî kültürün ve millî ülkülerin çizdiği zarurî bir yoldur… millet, milliyetçisini tanır.”

“Milliyetçiliğin sahibi millettir. Milletin vicdanına aykırı, millî tarihe, millî kültüre ve millî ülkülere ters düşen tavırlar ve tutumlar milliyetçilik olamaz.”
“Şahıs ve zümre milliyetçiliği olamaz. Milliyetçiliğimizin tek bir adı vardır : ‘Türk milliyetçiliği’. Bunun yerine başka terim ve ifadeler koyanlar veya koymak isteyenler bizi yanıltmak isteyen art niyetli kişi ve zümrelerdir. Çağdaş Türk-İslâm ülküsü kavramı, Türk milliyetçiliğinin programını özetleyen ‘doktriner’ bir ifadedir.”

“Türk milliyetçisinin gerçek ‘amblemi’ ay-yıldızlı al bayrağımızdır. Ancak, Türk tarihi ve destanından süzülüp gelen motifler ve renkler, millî bayrağımızın gölgesinde ve onu gölgelemeden, rozet ve flâma halinde taşınabilir.”

“Türk milliyetçiliği; gâye, prensip, strateji ve programı itibarıyla âhenkli bir bütünlük içindedir. Aksiyon bu bütünlüğü bozamaz. Ancak zamana zemine ve şartlara göre esneklik gösterebilir.”

“Türk milliyetçiliği; partiler, sınıflar ve zümreler üstü bir harekettir. Ancak milliyetçilik, siyasî olsun veya olmasın, bütün meşru kuruluşlara biçim ve damgasını basar. Türk milliyetçiliği kendine dost olan bütün hareket ve kuruluşları dost, kendine düşman olan bütün hareket ve kuruluşları düşman bilir.”

“Her millet milliyetçidir ve milliyetçi kadrolarla ve programlarla yönetilmelidir. Millî şuurdan yoksun kadrolara, milleti teslim etmek ihanettir. Millete inanamayanlar millet idaresine talip olamazlar. Devlet adamının vazgeçilmez özelliği, milliyetçi olmasıdır.”

“Milliyetçilik, kadro ve programı ile daima iktidarda olmalıdır. Milliyetçi kadro ve programları iktidardan uzaklaştıran, onların yerine sınıfçı, bölgeci, bölücü, kadro ve programları geçirenler, ya sinsi yabancılardır, ya da milletine yabacılaştırılmış kişi ve kadrolardır.”

“Türk milliyetçiliği, sadece sosyal bir vâkıâ olarak kalamaz; tezlerini ve antitezlerini ortaya koyarak, şartların gerektirdiği tarzda teşkilâtlanmak ve kadrolaşmak zorundadır. Bu kadro ve teşkilat, devletin ve milletin bütünlüğüne kavrama hedefine yönelik bir ‘çekirdek’ etrafında gittikçe genişleyen bir oluş halinde bulunmak demektir.”

Milliyetçilik-İslâmiyet İlişkisi:

“İslâm’ın temel kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm ile Şanlı Peygamberimizin sözleri ve hareketleriyle kesin olarak anlaşılmaktadır ki, İslâmiyet, insanların ırklara, kavimlere ve çeşitli cemiyetlere ayrıldığını kabul etmektedir. Yine İslâmiyet bunun yanında, bütün Ademoğullarını ‘kelime-i tevhid’ etrafında toparlayarak, İslâm kardeşliği şuuru içinde dayanışma ve Allah yolunda yarışmaya davet etmektedir. Yani Allah; bir yandan dinini, ‘seveceği kavimlere” tevdi ederek, diğer taraftan bütün kavimleri ‘millî şahsiyetleri içinde tutarak’ şanlı peygambere ümmet olmaya çağırır. Bu sebepten Türk milliyetçileri, Türk milletinden ve İslâm ümmetinden olmakla öğünürler.”

“İslâmiyet, asla masonlar ve komünistler gibi milletleri inkâr ederek kozmopolit bir dünya kurma dâvâsı peşinde değildir. ‘İslâm kardeşliği’ bu çirkin beynelmilelci akımlara asla benzemez ve benzetilemez.”
“İslâm ümmetine bağlı kişiler, milletler ve ırklar, renkleri ve dinleri ne olursa olsun, din kardeşi olurlar, birbirlerini sever iş birliği yapar, sosyal, ekonomik, kültürel ve hatta politik dayanışma halinde bulunurlar. Ancak, bu, onların kendi soylarını, kavimlerini, ırklarını ve milliyetlerini reddetmelerine sebep olmaz. İslâmîyet ‘posa ırkçılığını ve soy üstünlüğü’ iddialarını, ‘cahiliyet devri âdeti’ olarak reddetmekle birlikte, asla Müslümanları soyunu kavmini, ırkını ve milliyetini ret ve inkâr etmeye davet etmemektedir.”

“İslâm kardeşliği ve ümmet fikri, kişileri, kavimleri, milletleri, ırkları Allah yolunda dayanışmaya ve yarışmaya kardeşlik ve barış şuuru içinde davet etmek demektir. İnsanları, ‘sahte tanrıların boyunduruğundan’ kurtararak şerefli birer kişi, kavim ve ırk halinde sadece Allah’a kul olma şuuru içinde mukaddes bir yarışa çağırmak demektir. ‘i’lâ-yı kelîmetullah’ bu demektir. Bu yarış bütün kişilere, kavimlere, ırklara ve milletlere açıktır. Bu yarışta, takvada en ileri olanı ise, rengi ve dili ne olursa olsun, bu mukaddes yarışa katılanların en şereflisi ve en üstünü olarak anılacaktır.”
“Bu durumu gördükten sonra, ‘Türk’ kelimesinden ürken ve korkan bazı çevrelerin bu komplekslerinden vazgeçmeleri gerekir. Öte yandan, gizli düşmanların da kendilerini İslâm dini ile maskelemeye kalkışmaması umulur.”
“İslâm dini ile milletler, milliyetler, millî şuurlar çökertilemez. Aksine İslâm dini ile milletler güçlenir, hayat bulur ve yücelirler. Bu sebepten Türk milliyetçisi için İslâmiyet ve Türklük birbirine zıt iki değer ve varlık değil, aksine biri diğerine güç veren ruh ve beden gibidirler.”
‘Türk-İslâm Ülküsü’:

“Ben, İslâm iman ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslâm’ı gaye edinen Türk milliyetçiliği şuuruna sahibim.”
“Türk milliyetçiliği, politikasını biyolojik ırkçılık üzerine kurmayı reddetmekle beraber ‘içtimaî ırk’ gerçeğini inkâr ve ihmâl etmemelidir. İçtimaî (sosyal) ırk biyolojinin konusu değildir, sosyolojinin konusudur. Bir milleti teşkil eden fertlerin, ailelerin sınıf ve tabakaların soy birliği şuurudur. Ortak bir şuur tarzında beliren mensubiyet duygusunun kan birliği şuuru biçiminde duyulmasıdır. Zaten biyolojik verasetin yanında; ortak kültür, ortak coğrafya, ortak hayat tarzı hayat tarzı ve ortak mücadeleler, bir milletin fert ve tabakalarını hem ruhî, hem de fizikî bakımdan birbirine yaklaştırır.”
“Kimse biyolojik verasetini tayin iradesine sahip değildir. Ama içtimaî ırk tercihe açıktır. Aynı tarihe, aynı kültüre, aynı din ve ülküye sahip olan insanlar arasında kan ve soy birliği şuurunun güçlenmesine yol açar.”

“Türk milliyetçisi, Türk içtimaî ırkını benimser, sever ve sevdirirken ailelerini de bu espri içinde kurmaya çalışır. Kozmopolitlikten hoşlanmaz. Bununla beraber, başka içtimaî ırkları da ‘Allah’ın bir âyeti’ olarak değerlendirir.”

“İnanıyorum ki hem Türk hem Müslüman olmak, hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür. Ecdâdımız bütün tarihleri boyunca bunu denediler ve başarılı oldular. O halde bizler neden bu tarihî misyonumuzu yerine getirmeyelim?”

“… Türk milleti, geniş bir tarihî tecrübeye, büyük ve zengin bir kültür hazinesine sahip bulunmakla ‘millî töresini’ bu güçlü zemin üzerinde kurmuş bulunmaktadır. Türk töresi, âlemşümul ahlâkî idealleri bünyesinde toplayan ‘pratik bir ahlâk ve hukuk nizamı’ durumundadır. Hele, en az bin yıldan beri İslâm’ın şanlı aydınlığında yıkanan, olgunlaşan ve arınan Türk töresi, bütün insanlığı mutluluğa çıkaracak ‘âlemşümul bir nizam’ durumuna gelmiş bulunmaktadır.”
“…Şanlı Peygamber’in yüce kadrosundan sonra, İslâm’a en büyük hizmeti yapan kavim, Türk kavmidir ve tam dört yüz yıl Resul-ü Ekrem’e vekil olmakla (halifelikle) şereflenmiştir. İslâm’da şeref ve üstünlük, İslâm’a hizmet ve takva ile tayin edildiğine göre, Türk milleti ile şeref ve üstünlük yarışına kalkacak kaç kavim vardır?”
“Hiç bir zaman Türk’ün totemi olmamış olan Bozkurt, coğrafyamızın kültürümüze kazandırdığı bir motiftir.”

“…O halde, Türk milliyetçisine düşen iş, bütün varlığı ile bu oyunu bozmak olmalıdır. Bu ülkede, sun’î (yapay) olarak güyâ (sözde) Türkçü ve güyâ (sözde) İslâmcı cepheler meydana getirmek isteyen hâin ve kahpe oyunların karşısına bir ‘Müslüman Türk’ olarak ve tarihine yakışır biçimde çıkmalıdır.
Bunun için, Türk-İslâm kültürüne, Türk-İslâm medeniyetine, Türk- İslâm ülküsüne bağlı; Türklük şuur ve vakarına, İslâm aşk ve aksiyonuna sahip, Türklüğü bedeni, İslâmiyet’i ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemiyle çırpınan, dünya Türklüğü’nün, İslâm Dünyası’nın ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka bir çaremiz yoktur.”

Ordu:

“Türk ordusu, millî tarihimiz içinden süzülüp gelen millî imanımızın, aşkımızın, aksiyon ve disiplinimizin çağdaş eğitim, politika, teknik ve silahlarla mücehhez (donanmış) savaş gücüdür. Türk milliyetçiliğinin en güçlü teminatıdır. Bir ‘ordu-millet’ olan Türk’ün ta kendisidir. Ordu sevgisi Türk milliyetçisinin vazgeçemeyeceği bir özelliğidir. Türk ordusuna düşmanlık besleyenler, yabancı ordulara özlem duyan hainlerdir.”

“Şark” Meselesi:

Ülkemizin gündeminden otuz senedir düşmeyen milletimizin bu en hayatî meselesi hakkında Arvasî Hoca, henüz 80’li yıllarda çok temel ve isabetli tespitlerde bulunmuş, “sorun”un sebeplerini “Doğu Anadolu Gerçeği” isimli eserinde şöyle sıralamıştır:

1) Tarihi Sebepler: Yerli ve yabancı ilim, fikir ve siyaset kadrolarının veya gayri ciddi tarihçilerin yorumları, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan vatandaşlarımızın ve aşiretlerin menşei konusunda öne sürdükleri teoriler.

2) Kültürel Sebepler: Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da konuşulan ağızlarda, aynı çevrelerce ortaya konan tezler, yine aynı yörelerde müşahede edilen, farklı inançlar üzerinde koparılan gürültüler ve milli kültüre yabancılaşma vetiresi.

3) Sosyal Sebepler: Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan vatandaşlarımızın, uzun bir zaman dilimi içinde konar-göçer statüsünü koruması, aşiret halinde bulunması ve bu durumun doğurduğu meseleler.

4) Coğrafi Sebepler: Bölgenin sert yapısı ve iklimiyle ilgili açıklamalar ve bunun millî irtibatı zayıflatan yönleri.

5) Ekonomik Sebepler: Üretici ve tüketici olarak bölge halkının millî yapı ile bütünleşememesi, komşu yabancı ülkelerle daha sıkı olan ekonomik ilişkileri.

6) Psikolojik Sebepler: Şark meselesinde Kürtlük kompleksi… Kürt sayılarak dışlanma endişesi ve bunun kaynakları…

7) İdarî ve İç Siyasete İlişkin Sebepler: Ülkemizde, bazı idare ve siyaset adamlarının hatalı davranışları, yetersiz ve tecrübesiz kadroları, kaş yapayım derken göz çıkartmaları yahut oy avcılığı kaygısı ile hareket eden çevreler…

8 ) Milletlerarası Çalışmalar ve Emperyalist Oyunlara Bağlı Sebepler: Milletlerarası rekabetler, Türk devleti üzerine oynanmak istenen oyunlar, çeşitli renkteki emperyalizmlerin meseleye getirdiği boyutlar.

Din ve Tasavvuf:

Dini bizzat Allah’ın açmış olduğu kurtuluş yolu olarak gören Arvasî, gerçek dini de, “bütün bozuk dinleri, bütün batıl inançları ve bütün sahte tanrıları yıkan, insanları objektif ve sübjektif mabutların pençesinden kurtararak “Allah’tan başka ilah yoktur” diyerek bir mutlak varlık olan Allah’a yönelmeyi öğreten dindir” şeklinde tarif etmektedir. Bu temel özelliklere göre bir değerlendirme yapıldığında bugün yeryüzünde sadece İslâm’ın hak dini olduğunu vurgulayan Arvasî, bu konuda Kuran’ın şu ayetini delil olarak göstermektedir: “Hak din, Allah indinde İslâm’dır. Kitap verilenler ancak kendilerine ilim getirildikten sonra, aralarındaki ihtirastan dolayı ihtilafa düştüler. … Kim, Allah âyetlerini inkâr ederse, şüphesiz ki, Allah hesabı çabuk görücüdür.”

İslâm konusunda derin ve kapsamlı bir bilgiye sahip olan Arvasî, dinin temel fıkhî ölçülerini içeren “İlm-i Hâl” isminde bir de kitap yayınlamıştır.

Tasavvuf ehli bir ailenin çocuğu olan Arvasî’nin tasavvuf konusundaki düşüncelerine ağırlıklı olarak büyük tasavvuf âlimi İmam-ı Rabbanî yön vermiştir. Arvasî tasavvuf konusunda şunları söylemektedir: “Tasavvuf ise, İslâm’ın sınırları içinde kalmak şartıyla samimî bir aşk, vecd ve heyecan ile dinin özüne, sırlarına ve zevkine tam edep olgunluğu ile ulaşma gayretini ifade eder. Yüce ve mukaddes kitabımız Kuran-ı Kerim’de mukarrabîn (Allah’a yakın olanlar) olarak övülen ve Allah’ın velî kulları olmakla sıfatlanan kişiler, işte dinimizi böylece yücelten kişilerdir. Böyleleri yüce ve mukaddes kitabımız Kuran-ı Kerim’de sevgi ve müjde ile anılmaktadır. O halde şu âyet-i kerime mealini birlikte okuyalım: ‘Haberiniz olsun. Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun olacak değillerdir.’ (Arvasî, Hasbihâl, Cilt 4, s. 176).

Ekonomi:

Arvasî Hoca, temel eseri olan “Türk-İslâm Ülküsü”nün ikinci cildini iktisadî konulara ayırmıştır. Bu ciltte ekonomik sorunlar ve Marksist tezler İslam iktisadı açısından değerlendirilmiş ve hem çağdaş hem de ana kaynağa bağlı özgün yorumlar getirilmiştir. Arvasî’nin ekonomiyle ilgili temas ettiği temel başlıklar şunlardır: “Ekonomi ve insan, ekonominin gayesi, ekonominin tarifi, ekonomik sistemler ve İslâm, insanın istismarı ve sebepleri, ekonomi ile coğrafyanın, nüfusun, kültürün içtimai ruhun, irsî faktörlerin, milletlerarası temasların ilişkisi, millî ekonomi, insan-mülkiyet ilişkileri, adalet ve mülkiyet, emeğin değeri ve İslâm, ‘birikmiş değer’ kavramı, üretim ve sermaye, özel ve kamu teşebbüsleri, üretimin tekâmülü, Türklerde üretimin gelişme safhaları, tüketim, israf ekonomisi ve İslâm, değişim, faiz, borsa ve İslâm, İslâm ve banka, tasarruf ve yatırım, ekonomik sistemler ve kalkınma modelleri…”

Eğitim:

Her şeyden önce büyük bir eğitimci olan Arvasî, bu alanda hem uygulamada hem de teoride ciddi hizmetler yapmış, önemli eserler vermiştir. Eğitimin amacını, “insanı biyolojik ve sosyolojik bütün yönleriyle tanıma, onun bütün hayatı boyunca takip ederek kendi hususiyetleri içinde olgunlaştırmak ve geliştirmek suretiyle hem kendisini hem de cemiyeti için faydalı kılacak ve mutlu edecek bilgi, maharet, davranış ve değerlere ulaşmak” olarak ortaya koyan Arvasî, gerçek bir millî eğitimin sosyal, kültürel, ekonomik ve politik fonksiyonları olması gerektiğinin altını çizmiştir

Eğitimin politik fonksiyonunu açıklarken şunları söyler: “… eğitimin politik fonksiyonları da vardır. Her milletin eğitimi, siyasi eğitimine, ideolojisine, istediği hedeflere ve ülkülere uygundur. Eğitim, çok önemli bir stratejik değeri olan insani, işlevi olduğu unutulmamalıdır. Bu açıdan bakılınca, milli eğitim milli savunmamızın çok önemli bir parçasıdır. (Arvasî, T.İ.Ü. Cilt 1, s. 342)

 

Yavuz Yavuzoğlu

Yorumlar

  • Hiç yorum yok
Yorum yazma izniniz yok

© Ulm Ülkü Ocağı | LOKKKUM 2012